Shahzadeh Igual, “Bin Şems Bir Celaleddin” ile insanın içindeki dönüşüm ihtimalini de sahneye taşıyor.

İran’da doğup Türkiye’de yaşamını sürdüren sosyolog ve yazar Shahzadeh Igual’ın sahneye taşıdığı “Bin Şems Bir Celaleddin”, alışılageldik bir anlatının sınırlarını bilinçli biçimde ihlal ediyor. Bu eser, Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ Celaleddin Rumi arasındaki tarihsel karşılaşmayı yeniden kurmaktan ziyade, o karşılaşmanın insanın iç dünyasında çoğalan yankılarını araştırıyor. Igual’a göre bu hikâye iki kişiye ait değil; her izleyicinin kendi içinde yeniden kurduğu, çoğullaşan bir hakikat alanı.
7 Mayıs 2026’da KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde yeniden izleyici karşısına çıkacak “Bin Şems Bir Celaleddin” başlıklı gösteriyi yazar, oyuncu Shahzadeh Igual ile konuştuk.
“Bin Şems Bir Celaleddin” ifadesi, tekil bir hikâyeden çoğul bir hakikate işaret ediyor gibi. Sizin için Şems ve Celaleddin’in hikâyesi neden çoğullaşan bir anlatı, bu anlatıyı temel yönleriyle diğerlerinden farklılaştıran nedir?
‘Bin Şems Bir Celaleddin’ ifadesi, zahirde bir mübalağa, hakikatte ise çoğalan bir tecellidir. Zira Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin hikâyesi, iki bedenin karşılaşmasından ziyade, bir hakikatin sayısız kalpte zuhur etmesidir. Bu anlatı, klasik bir dostluk ya da mürşid-mürid hikâyesi değildir. Dil de burada yalnızca bir araç değil; aynı zamanda bir perde, bir aynadır. Her okuyucu, izleyici, kendi hâline mukabil başka bir Şems, başka bir Celaleddin bulur. Bu yüzden hikâye tekil kalmaz, çoğullaşır. Bu kıssa, tekil bir iktidardan öte, tesirin hikâyesidir. Şems’in hiçbir makamı yoktur lakin bir medresenin âlimini sarsacak kudrete sahiptir. Bu, bize şunu fısıldar: Hakiki dönüşüm, yukarıdan aşağıya kurulan düzenlerle yaşanmaz, kalpten kalbe geçen ateşle vuku bulur. Bu yönüyle anlatı, her çağın düzenine sessiz bir itiraz taşır. İrfan yolunda ise, Şems bir kişi değil, bir hâl; Celaleddin, o hâlin aynasında kendini bulandır. ‘Bin Şems’ demek, hakikatin farklı suretlerde tecelli etmesidir. ‘Bir Celaleddin’, o hakikati idrak eden özdür. Yani mesele iki kişinin hikâyesinden ziyade, insanın kendi içindeki Şems’i bulup, kendi Celaleddin’ine uyanmasıdır. Diğer anlatılardan farkı da buradadır: Bu hikâye anlatılmaz, yaşanır. Okunmaz, içine düşülür ve her düşen kendi hikâyesini çoğaltır. Velhasıl, ‘Bin Şems Bir Celaleddin’, sonsuz karşılaşmaların adıdır.”
Rüyalarını hâlâ Farsça gören ama en güzel cümlelerini Türkçe kuran bir yazar olarak, bu eser sizin için bir “dil içi göç” hikâyesi mi?
Rüyalarım hâlâ Farsça. Bu, hafızamın derin katmanlarında yankılanan eski bir medeniyetin sesi gibi. Cümlelerimi Türkçe kuruyorsam, bu da üzerinde yürüdüğüm toprağın nabzından. Bu hâl, basit bir ‘dil içi göç’ten çıkıp, iki dünyanın aynı bedende kurduğu bir dengeye dönüşüyor. Edebi gözle bakıldığında, Ben bir dilden diğerine sığınmadım; bilakis iki dilin imkânlarını birbirine açtım. Farsça bana derinlik verdi, Türkçe ise açıklık ve keskinlik kazandırdı. Bu yüzden yazdığım metinler, tercüme değil, iki ruhun müşterek nefesidir. Jeopolitik zaviyeden ise mesele daha geniştir: Türkçe ile Farsça, yalnızca iki dil değil; tarihî havzaların en büyüklerinden ikisinin taşıyıcılarıdır. İki komşu arasında yüzyıllardır süren etkileşim, bazen rekabetle bazen irfanla şekillenmiştir. Kalemimle, bu iki havza arasında çizilmiş sınırları yeniden düşünmeye davet ediyorum. Çünkü diller, devletlerden daha eski; kelimeler, haritalardan daha kalıcıdır. Bu yüzden eserim bir ‘göç’ten çok, bir ‘geçiş’. Zira göçte bir terk ediş vardır; ben ise terk etmiş değilim, sadece taşıdım. Bir dilin rüyasını, diğerinin bilincine getirdim. Benim hikâyem, iki coğrafyanın gerilimi değil; iki dilin buluşması. Ve belki de en sahici sanat eylemi insanın kendini en doğru ifade edebildiğidir.
Mevlâna Celaleddin-i Rumi ve Şems-i Tebrizi arasındaki bağı sahneye taşırken en çok zorlayan şey ne oldu: tarihsel gerçeklik mi, yoksa o bağın metafizik boyutu mu?
Mevlânâ Celaleddin Rumi ile Şems-i Tebrizi arasındaki bağı sahneye taşımak… Bu, ne yalnız tarih yazmaktır ne de salt hayal kurmak. Asıl müşkül, görünenin değil, görünmeyenin sahnede nasıl algılanacağı. Tarihsel gerçeklik bize bir çerçeve sunar. İsimler, mekânlar, zamanlar… Ancak o çerçevenin içi çoğu zaman suskundur. Ben o suskunluğu konuşturmak zorunda kaldım. Bu da bendeniz yazarı, belgelerle sezgi arasında ince bir ipte yürümeye mecbur etti. İki insanın konuşmasını yazabilirsiniz, fakat iki ruhun çarpışmasını göstermek… İşte orada kelimeler kifayetsiz kalır. Metafizik daha da çetin bir imtihanmış gibi gelir bana. Çünkü Şems ile Mevlana birer birey olmanın yanı sıra ulaşılması arzulanan bir seyri süluk vadisidir. Bunu sahneye taşımak, seyircinin gönülden sezmesini amacını güdüyor. Siyasi bir dikkatle bakarsak, Şems’in gelişi yerleşik ilmi sarsar. Mevlânâ’nın dönüşümü de otoritenin çözülüşüdür. Bunu anlatırken ne tarihi inkâr etmeli ne de kendinizde hakikati budama hakkını görmelisiniz. Bu doğrultuda zor olan ne sadece tarihti ne de metafizik… En zoru, ikisi arasında yazarın sadakatini korumaktı. Çünkü tarih, hakikatin gölgesidir; metafizik ise onun ışığı. Yapılması gereken gölgeyle ışığın kavgasını değil, birlikte var oluşlarını gösterebilmektir.
Bu anlatıyı “masallaştırırken”, gerçekliğin hangi kısmını korumayı, hangi kısmını dönüştürmeyi seçtiniz?
Masal, gerçeğin inkârı değil elbette, onun daha derin bir lisanla söylenmesidir. Mevlânâ Celaleddin ile Şems-i Tebrizi anlatısını aktarırken, olayların kronolojisinden ziyade özünü muhafaza etmeyi seçtim. Tarihin verdiği çıplak vakıaları kenara bırakmadan, olayların doğurduğu iç titreşimi korumak istedim. Karakterleri biraz daha sembolize edip mekânları belirsizleştirdim, zamanı ezberlenmiş biçimden çıkardım. Çünkü masal, kesinlikten değil ihtimalden beslenir. Dolayısıyla hakikatin çekirdeğini korudum velakin kabuğunu yeniden yoğurup şekillendirdim. Zira bazı gerçekler, olduğu gibi anlatıldığında eksik; bir masalla aktarıldığında tamam olur.

Naqqali geleneği sözlü anlatının gücüne dayanır. Günümüz izleyicisinin görselliğe bağımlılığı düşünüldüğünde, bu geleneği sahneye taşımak bir risk miydi?
Nakkal geleneği, sözün tek başına bir sahne kurabildiği zamanların mirasıdır. Bugünün izleyicisi ise göze hitap eden imgelerin bombardımanı durumda. Bu yüzden evet, riskliydi. Ama sanat, biraz riskle başlar. Nakkal, sadece kelimeleriyle, sadece sesle resim çizer. Modern sahne ise doğrudan resmi gösterir. Ben bu ikisini çatıştırmak yerine konuşturmak istedim. Görselliği tamamen reddetmedim; ama bu gösteride sözü, onun hizmetkârı değil merkezi kıldım. İran’ın bu kadim anlatı geleneğini bugünün sahnesine taşımak, sadece estetik bir tercih değil; hafızayı diri tutma meselesi. Küresel görsel kültür, yerel sözlü gelenekleri yutma eğiliminde. Ben sahnede bir direnç noktası kurmak istedim. Risk şuradaydı: Seyirci ya sabırsızlanacak ya da dinlemeyi yeniden hatırlayacaktı. Ben ikinci ihtimale inandım. Velhasıl, bu bir risk değil, bir imtihandı.
Bu performansı bir tiyatro oyunu, bir müzikal ya da bir ritüel olarak mı tanımlarsınız?
Bu performansı tek bir kelimeye hapsetmek, onu eksiltmek olur. Sahnede bir ‘geçiş alanıdır’ kurmaya çalışıyorum. Tiyatronun anlatı disiplinini, müziğin duyguyu derinleştiren akışıyla birlikte fakat bir ritüele yaklaşarak kullanmak. Çünkü mesele yalnızca izlemek değil, içten içe iştirak etmektir. Seyirci hikâyeye sadece bakmaz; onun içinde dolaşır. Modern sahne çoğu zaman kolayca tüketilebilen gösteriler üretiyor. Ritüele yaklaşmaksa hız çağında yavaşlamayı, yüzeysellik çağında derinleşmeyi teklif ediyor. Bu da kendi başına sessiz itirazım benim. Kültürel üretimin metalaşmasına karşı duruşum. Bu sahne dili, Anadolu ile İran arasındaki müşterek hafızadan besleniyor. Bu topraklarda sanat, hiçbir zaman sadece ‘gösteri’ olmamıştır; aynı zamanda bir hâl, bir zikr, bir hatırlayıştır. Eğer bir isim vermek gerekirse, bu bir ‘sahne ritüeli’. Tiyatroyu, müziği ve hafızayı aynı nefeste buluşturan bir ‘hâl’.
İran’da doğup Türkiye’de yazan bir sosyolog olarak, iki medeniyet arasındaki “kültürel köprü” sizce en çok hangi kelimede, hangi seste ya da hangi sessizlikte kuruluyor?
İran’da doğup Türkiye’de yazan biri olarak şunu gördüm: Köprüler en çok kelâmın taşıdığı hâllerde kurulur. Bu köprü bazen tek bir kelimede beliriverir: ‘aşk’ Farsçada ‘eshgh’, Türkçede ‘aşk’… Telaffuz değişir, titreşim aynı kalır. İşte o titreşim, iki medeniyetin ortak kalp atışı bence. Diller ve kültürler çoğu zaman sınırlarla ayrılmış görünür. Lakin bu köprü, resmi anlatıların ötesine taşır. Bir mısrada, bir ninnide, bir ağıtta… Devletlerin çizdiği haritaların aşamadığı yerlere, ses ulaşır. Bu köprü, Anadolu’nun taşında, İran’ın çöl rüzgârında aynı anda hissedilir. Ama en güçlü hâliyle sessizlikte kurulur. Zira iki dilin sustuğu yerde, ortak bir idrak başlar. Bu köprü iki medeniyetin birbirini anladığı en derin yerdir.
Eser 2018 prömiyerinden beri her sahnelenişinde evriliyor. 7 Mayıs 2026 versiyonu “Bin Şems Bir Celaleddin”e odaklanırken hangi yeni katmanı eklediniz? Bu versiyonu “nihai” olarak mı görüyorsunuz yoksa hâlâ değişecek mi?
2017’deki ilk perde, karşılaşmanın hayretini anlatıyordu. Her yeni sahnelenişinde ise o hayretin derinleşen yankısı olmaya başladı. 7 Mayıs 2026’da ‘Bin Şems Bir Celaleddin’ dediğimizde çoğalan bir idrakı sahneye taşıyorum. Bu yeni versiyonda en belirgin katman, ‘çoğulluk’ fikrinin sahne diline daha açık yerleşmesi olacak. Her insanın içindeki dönüşüm ihtimaline yaklaşıyorum. Bu, anlatıyı müşterek bir tecrübeye dönüştürüyor. Bu çoğulluk tercihi, günümüz dünyasının parçalanmışlığına bir cevap niteliği de taşıyor aslında. Tek bir hakikat iddiasının çatışma ürettiği bir çağda, ‘bin Şems’ demek; farklı yorumların, farklı yolların bir arada var olabileceğini söyleyen düşünsel bir duruş. 2026 versiyonu, Anadolu ile İran arasındaki o anlamlı geçişleri daha da görünür kılıyor. Dil, müzik ve ritim üzerinden iki coğrafyanın birbirine karıştığı bir akış. Sahnede tek bir mekân değil; bir geçiş hattı. ‘Nihai mi?’ sorusuna gelince… Hayır. Bu eser ‘nihai’ olamaz. Çünkü anlattığı şey tamamlanmış bir hikâye değil, devam eden bir süreç. Her sahnelendiğinde, yeni bir Şems, yeni bir Celaleddin doğuruyor. Ben metni yazıyor olabilirim, ama gerçekte o metin beni yazmaya devam ediyor. 7 Mayıs 2026 versiyonu bir varış değil; daha derin bir yolculuğun eşiği. Bu eser bitmez, dönüşür…
Röportaj: Görkem YAKUT
Haber Kaynağı : 12punto

Comments are closed