Anlatmakla Olacak Şey Değil Ama 8 Günde İran

Bir Eylül akşamı, saat 21.00 gibi başladı modern maceramız. Macera derken daha çok, yıllardır ilgimizi çeken, bilinmezleri bugün bir yıl öncesine göre çok şükür daha az, dünyanın geçtiğimiz bahar yeniden bağrına bastığı, ilgi odağı büyük bir ülkeye, tanımadığımız komşumuz İran’a gidiyorduk. Atatürk Havaalanı’nda buluştuk misafirlerle, herkeste bin heyecan, akıllarda binlerce soru!..

20160910_004236

Cerrahı, mimarı, tarihçisi, eczacısı, profesörü, filoloğu, sosyoloğu… Pek seçkin, pek kültürlü  bir konuk grubu ile bindik uçağa ve vardık iki buçuk saatte Tahran’a.

Tuhaftı önce, her şey tuhaftı bu gizem dolu tarihi Ortadoğu ülkesine ilk kez gelenler için. Alandan çıkıp kahvaltıya gidene değin anlattım İran ve Tahran’ı. Sağa sola bakan misafirlerin ilk hayret ettiği şey yemyeşil Tahran idi. Nasıl olurdu bunca yeşillik, niye yeşildi bu kadar ve kesmezler miydi ağaçları bu şehirde?.. Yanıtlar verildi değerli misafirlerin suallerine ve kahvaltıdan sonra başladı Tahran turu.

Misafirlerimizi en çok heyecanlandıran mevzulardan biri de bu 8 günlük İran turunda UNESCO Dünya Mirasları arasında yer alan 22 İran eserinin dörtte birini kendi gözleriyle görecek olmaları idi.

Kahvaltıdan sonra ilk durak Gülistan Sarayı. Muazzam ayna işlemeleri ve ince işçilikleriyle hayranlık uyandırır bu saray… zengin tarihi ve içinde yaşananlar da çabası.
Sonra ver elini Ulusal Müze; Elamlar’dan Persler’e, Sasaniler’den ilk düşünen insanların araç-gereçlerine, 2000 yıllık geçmişi olan mumyadan 1.000.000 yıllık taş alete kadar dolup taşan müzede gözler şaşkınlık ve hayranlıkla baktı durdu etrafa.

Tahran kuzeyde Alborz Dağları’na dayandığı yerde biter ve işte orası Derbend adında, şehrin içinde adeta bir Avrupa kasabasıdır, biz de ilk akşam yemeğimizi o muhteşem dağın içine oyularak kat kat restoran haline getirilmiş, yeşillikler içinde şahane bir yerde yedik. Velhasıl, misafirlerimizin Pers mutfağı ile tanışıklığı bir adım daha ileri gitti.

Ertesi sabah ver elini Saadabad Sarayları kompleksi. Qajarlar’dan başlayan ve Pehleviler’e dek uzanan bir saltanat arazisi. Yeşil mi yeşil bir koru. Tahran’in en kuzeyinde bu serin korunun içinde dolaştık durduk.

Mimarisi misafirimiz mimar İsmail Yeter’i büyüleyen Beyaz Saray ve Mahmut Farşçiyan’ın minyatür müzesini ziyaret ettikten sonra, efsanevi okçu Arash’ın dev heykelinin önünden geçerek ulaştığımız çınar ağaçlarının orta yerinde kurulmuş modern bir kafede içtiğimiz sabah kahveleri, çaylar, şerbetler içimizi ferahlattı.

Sonraki durak Reza Abbasi Müzesi. Yine şahane, yine etkileyici, dopdolu bir küçük müze. Hat ve minyatür sanatının doyurucu duraklarından biri olan bu müzenin üç katını gezdikten sonra İran Mücevherat Müzesi’ni ziyaret etmek üzere yola koyulduk.

Dünyanın en zengin müzelerinin arasında ilk beşe girmiş olan bu müzede Taht-ı Tavus’ları, Tac-ı Şah’ları, elmasları, yakutları, incileri, altınları seyreyledik hayran hayran. “Sadece bu müzeyi görmek için bile gelinir” dedi kimi misafirler ve haklıydılar da…

Çıktık başımız dönmüş şekilde ve tarihi bir binada kurulmuş eski bir restorana gittik öğle yemeği için. Misafirlere “Abguşt” yemelerini önerdik . 6000 yıllık geçmişi olan bu yemeğin seremonisi, yemeğin tadına ayrıca bir de ritüel keyfi de ekledi. Üstüne İran çayı içip bir de yerel bir tür profiterol diyebileceğimiz kaymaklı ekmekleri yiyip, Ferdowsi meydanından ayrıldık.

p1050915a

Eh, Tahran burası, simgesi tam şehrin ortasındaki Azadi Meydanı, uğramadan olmazdı tabii şu güzelim 50.000 metrekarelik meydana. Bir de uğramışken fotoğraflar çekmek icap ediyordu, çekildi de… Yorgun ama mutluyduk ve otele gitme vaktiydi artık.

Akşam yemeği için gittiğimiz restoran, Qajarlar döneminden kalan tarihi bir evin en alt katlarında yer alıyordu. Peşpeşe sahne alan gruplardan İran geleneksel müziği dinlendi ve yine Pers mutfağı dopingi alındı. Ha bir de, Nakkal geldi Şahname’den fırlamışçasına, pos beyaz bıyıkları ve Şahname’den okuduğu Farsça bölümlerle.

p1050961a

Akşamdan toplandı valizler ve sabah Qum’a, oradan da güller şehri Kaşan’a doğru yola çıkıldı. İlk olarak yol üstünde Qum’daki Hz. Masume türbesine uğrandı.

20160912_111616

Ziyaret edildi tarihi 1300 yıla dayanan, yüzyıllar içinde yapılan değişikliklerle eklektik mimarinin şahikası denebilecek, benzersiz boyuttaki muhteşem türbe ve yeniden yola çıkıldı.

Kaşan’a varmak demek, İran tarihinde Yahudilerin en çok yaşadığı şehre gelmek demekti… Geçildi Yahudi mahallelerinden, sinagogların önünden ve varıldı Kaşan Fin Bahçeleri cennetine. Büyülendik yine, yeniden. Amir Kebir’in katledildiği Fin Hamamı’nı gezdik, fotoğraflar çekip dilek havuzlarına paralar attık.

Kaşan’ın en görülesi yerlerinden, etkileyici bir aşk hikâyesinin nişanesi olan Bouroujerdi evlerine girdik cümbür cemaat. O ne ihtişam, o ne zarafet!.. Sevdiği kız için 7 yıl uğraşıp bu muazzam evi inşa eden genç tüccar, her santimetrekaresine bir sanat eseri sığdırmış ve ne de iyi etmiş ah görseniz… Biz hanımlar binanın eseri olduğu aşktan, beyler de ayni binanın mimarisinden etkilendik tabii…

Kaşan’dan gül reçeli, gülsuyu, gül şerbeti ve güllerle ilgili daha neyi varsa alıp, Faloode’mizi yiyip, akşam olmadan çıktık yola; istikamet, İsfahan, Nisf-i Cihan…

Akşam vardık güzelim İsfahan şehrine. Yerleştik şehrin göbeğindeki otelimize ve dileyen misafirlerle Nakş-i Cihan Meydanı’na doğru yürüyüşe çıktık. Yemyeşildi yine İsfahan ve hayran bıraktı misafirlerimizi hem ağaçlıklı yolları, hem de 80.000 metrekarelik meydanına. Pers yemeklerinin bir de fast food’a uyarlanmışlarından tattık hemen meydanda. Akşam ışıkları, Nakş-i Cihan’ın mimarisi ve hareketliliğiyle birleşip büyüledi herkesi. Otele dönen sakin yolda herkes hayretini paylaşıyordu, yorgun ve lakin mutlu uyuduk o gece.

Sabah ilk durak Sio Se Pol. Safaviler döneminden kalan bu köprü hakkında tacir ve seyyahlar takdir ve hayranlıkla söz ederler. Zayenderud nehri üstünde yer alan ve 295 metre uzunluğunda olan bu köprü çok özel mimarisi ile öne çıkan eserlerden biridir.  Sir Percy Sykes, Garcia de Silva, Lord George Curzon ve Jean Chardin gibi isimlerin Sio Se Pol ve İsfahan için söyledikleri tarihe geçmiş sözlerini de paylaştık misafirlerimizle. Fotoğraflarımızı çekip yine Zayenderud üzerindeki diğer Safavi dönemi yadigârı olan Khajoo köprüsünü görmeye gittik. İran Ermenileri ve Zerdüştleri’nin dini törenlerine yüzlerce yıldır tanıklık eden bu köprünün de büyüleyici hikâyesi anlatıldı, fotoğraflar çekildi.

Sırada Mescid-i Joomeh vardı. Ağırlıklı olarak Cuma namazları için tasarlanmış, müthiş boyutta, her köşesinde ayrı bir güzellik barındıran bu kompleksi gezmek belki yarım gününü de alırdı insanın ancak, bizim programımızda daha çok durak vardı.

Öğle yemeği sonrası sıradaki büyüleyici yer Chehel Sütun Sarayı idi. Sütunlarının yapılışından ressamların tavanlara işledikleri şaheserlere, bahçe düzenlemesinin yeşilliğinden taş oymacılığına dek doyulamayan güzellikteki bu saraydan sonra ver elini Âli Kapu. Maviler, seramikler, kubbeler, şaşaalı tavanlar etkiler mi bu kadar insani? Etkiledi vallahi misafirleri de beni de… Fotoğraflamaya pek uygun olan bu mekânda epey zaman geçirip sıradaki güzellikleri görmek için yola koyulduk.

Güzellik demişken bir de meşhur İran halıları var elbette. Müstesna İran halılarının sergilendiği, çayların tatlıların ikram edildiği, güzel esnaflığı ile hepimizi etkileyen seçkin ve pek de turistik olmayan bir mağazaya gittik. İran’ın halı sanatı ve geleneği tanıtıldı, sergilenen şaheserlerin her birine hayran kaldı herkes. Misafirlerimiz benzersiz halılardan kendilerine birkaç hatıra hediye ettikten sonra gezdik yine yeşillikler içinde, sanki uçsuz bucaksız bir parktaymışız gibi koca şehirde. Yine Nakş-i Cihan’a varıldı, hava kararana dek keyifli alışverişler yapıldı, kahveler içildi. Safranlar, tatlılar, hatemkâriler, İsfahan’a özgü el baskısı örtüler ve daha neler neler… Akşamına, hala yeni şeyler görmeye hevesli misafirlerimizi tarihi Abbasi Hotel’in bahçesine, geçmişi 3000 yıla dayanan eski Pers yemeği “Aş” yemeye götürmek istediğimizi duyurduk. Neredeyse firesiz tüm misafirler lobide idi söylenen saatte. Zamanında Safaviler’in kervansaray olarak inşa ettiği, yıllardır tarihi bir otel olarak hizmet eden Şah Abbas’in yadigârına doğru yürüdük. Muhteşem mimarisi ve efsanevi bahçesinde nadide çiçekleri, kayıt altına alınmış ağaçları ve fıskiyeli havuzları olan bu muazzam otelin açık hava kafesinde aş yendi, çaylar kahveler içildi. Herkes fotoğraflarını çekti ve mutlu mesut otelimize dönüldü. Ertesi günkü rotamız Zerdüştler toprağı Yazd…

Yazd’a doğru yol alırken Meybod’da verdik ilk molayı. Safavi döneminden kalan etkileyici devasa kervansarayda hem yemek yedik hem İran’ın su fakirliğini gideren binerce yıllık Ghanatlar hakkında konuştuk. Perslerden kalma bu su mühendisliği harikası geleneksel sistem, çöllerin orta yerinde dahi koruların, ağaçlıkların, bağ ve bahçelerin oluşmasına vesile olmuş. Yüzlerce sene tarihi olan postanesini ve dünyanın kabul edilmiş ilk buz deposu ya da dev buzdolabını gezdik Meybod’da hep beraber.

Fahadan bölgesine, yani kerpiç şehre vardık sonra. Kerpiç şehrin labirent sokaklarında dolaşırken “Her an karşımıza Sinbad çıkacakmış gibi hissediyorum” diyen misafirlerimiz büyülenmiş bir halde masal aleminde dolaşıyor gibiydi. Müthiş bir manzarada taptaze nar suları içildi ve yine mutlu ve huzurlu otele gidildi.

Sabahın ilk saatlerinde ilk durak Zerdüşt tapınağı idi. 1500 yıldır yanan ateşi, sedir ve çam ağaçları ile donatılmış bahçesi, Zerdüşt peygamberin kitabı Avesta ile anlat anlat bitiremedik Zerdüşt inanışının güzelliğini.

p1060601a

Zerdüşt tapınağına doyamadan çıkıp bir sonraki durağımız Amir Chaghmagh Camii’nin maviliklerine gark olup büyülendik gene ve çıktık yola yeniden. Zerdüşt mezarları Dahme’lerin önünden geçerek Şiraz’a doğru devam ettik.

Pers İmparatorluğu’nun kurucusu, babaların babasi Akamenidler’in kralı Kuroş’un (“Cyrus the Great” veya Kiroş)  mezarına vardık Pasargad’da. Tevrat`ta Ezra suresinde bahsedilen “King of Persia”, Kuran’da Zulgharneyn diye adı gecen Kuroş!.. Misafirlerimizin etkilendiğini görüp daha da bir hevesle anlattık Kuroş’un tarihteki azametini, cihana bıraktığı ilkleri. Pers kralının mütevazı anıt mezarını ziyaret ettikten sonra Şiraz’a, şairler şehrine kadar kalan yolumuzu da bitirip otelimize vardık.

Sabah kahvaltıdan sonra doğruca Persepolis’te aldık soluğu. Misafirlerimizin hayranlıklarının doruğa ulaştığı bu ihtişamlı sit alanı, saatler geçirmek bile yetmedi. Pers kadın mimarlarının eseri olan bu Pers başkenti gezildikçe, rölyeflerini gördükçe, büyüledikçe büyüledi herkesi. İran’da  gördüğümüz tüm tarihi yerler gibi burası da güzelce restore edilmiş, sıkıca korunmaya alinmiş ve her santimetrekaresi tarihini ve değerini muhafaza etmiş. Persepolis girişindeki güzel turistik mağazalardan da alışverişlerimizi yapıp Nakş-i Rüstem’i  ziyarete gittik. I. Darius, Xerxes (Khashayarsha), II. Darius ve Ardeshir’in  dağın yamacına kayaya oyulmuş anıt mezarlarını, Zerdüştlerin Kâbe’sini,  Elamlar, Akamenidler ve Sasaniler’den kalan tarihi yapıtları gördük. Ama ne yapıtlar! Anlatmakla değil görmekle anlaşılabilecek kadar gizemli ve muhteşem…

Şehre döndükten sonra yine Qajarlar’dan kalma Narenjestan Sarayı’na uğrayıp müstesna mimarisi ve şahane bahçesinden etkilendikten sonra bir de misafirlerimizi yolculuk sonuna dek ertelediğimiz market alışverişi için gayet Avrupai bir süpermarkete götürdük. Havyarlar, fıstıklar, çaylar, şarküteri ürünleri, yerli malı çikolatalar, havuç reçelleri, envai çeşit baharat ve daha nice nice şeyler alındıktan sonra otele dönüp akşam yemeği için dileyen misafirlerle lobide sözleştik. Güzel bir akşam yemeği yemek için Darvazeh Ghoran’a doğru yürüyüş yapıp yine bir dağın yamacındaki güzel bir restoranda enfes yemekler yedik, canlı müzik dinledik, hatta yerel sanatçılara eşlik ettik. Gayet eğlenmiş ve mutlu bir şekilde de otele döndük yine yürüyerek.

Ertesi sabah, artık son günün sabahı, bavullar araca kondu ve uzun sürecek olan bir Şiraz turu başladı. İlk durak vitrayları ile ün salan, fotoğrafçıların akın ettiği, gün ışığını şölene çeviren Nasir-ol Molk Camii idi. O ne güzellik, o ne zarafetti!..

Etkilenen misafirler fotoğraf çekmeye doyamadan sonraki durağımıza doğru yola devam dedik.  Kerim Han Kalesi, Moşir Sarayı derken Mollalar Medresesi’ne vardık. O güne kadar Molla denince ürperen misafirlerin hemen hemen hepsi medresedeki ruhban ile selfiler çekip, kahkahalar attı. Mollaların meyve ikramına da icabet eden misafirler şaşkınlıklarını da gizleyemedi.

Medreseden sonra Şiraz’ın Vekil Bazar’ına gidilip yine alışverişler yapıldı. Kumaştan incire, safrandan firuze takılara, fincanlardan mineli sürmedanlara bir dolu cazip ürün alındı.

Vekil Bazar’da geçirdiğimiz keyifli saatlerden sonra geleneksel Pers peyzaj mimarisinin günümüzdeki en önemli örneklerinden biri olan Eram Bahçeleri’ne gidildiğinde ise yine hayranlıklar sorulara karıştı. Qajarlar’dan kalma bu muazzam büyüklükteki bahçe sayısız çiçek ve ağaç  barındırır. Tarihi sulama sistemi ve her daim bakımlı haliyle görülmeye değer yerlerden biridir Eram Bahçeleri…

Görülmeden Şiraz’a veda edilemeyecek olan son durağımız ise Hafız-i Şirazi’nin mekânı idi. Mekânda Hafız dışında defnedilmiş ne şahlar, ne sanatçılar var bir bilseniz!.. Tam akşam saatiydi içeri girdiğimiz vakit. Bahçenin bir köşesinde koca bir alana sıra sıra İran halıları serilmiş, üzerine meraklı konuklar için minik rahleler ve kitaplar konmuş, turistlerin izdihamına ve gürültüsüne rağmen biraz Kuran, ardından biraz Divan okunuyordu. Divan’ı hem Farsça hem de İngilizce okuyan muhterem üstatlar,  arada bir dinleyicilere İngilizce de hitap edip “İran’a hoşgeldiniz, buyurun birlikte okuyalım” diyerek yine Divan okumaya devam ediyordu. Misafirlerimiz kâh ağladılar, kâh güldüler, etkilendiler ve “İyi ki gelmişiz!” dediler…

Sonra son bir harika akşam yemeği daha ve Şiraz’ın o küçük havalimanından İstanbul’a dönüş yolculuğu…

 

Böylece harikulade bir yolculuk, üstelik sekiz gün gezildiği halde bir kaç ayda ancak sindirilebileceklerden biri, yüzlerde tebessüm, hafızalarda müthiş güzellikler, akıllarda soruların bir kısmının yerini alan büyük hayret, sona erdi…

Özellikle de Şiraz’da ve İsfahan’daki ev fiyatlarını, yabancılara sunulan imkânları soran misafirlerimizin çokluğu, İran’a yerleşmeyi dahi düşünebileceklerinin bir kanıtıydı. “Bir gün İran’a taşınıp, İsfahan yahut Şiraz’a yerleşmeliyim” diyen birkaç misafirimiz de dâhil olmak üzere tüm grup, İran’a doyamamış olmalarından yakınarak, mutlaka ve en yakın zamanda bir daha ve sonra bir kez daha Ortadoğu’nun bu güzel memleketini tanımaya gelmek istediklerini söylediler.

İran’a ayak bastığımız an itibariyle misafirlerimizin dikkatini en çok çekenler ve bana hafta boyunca mütemadiyen sorulan sorulardan bazılarını sizlerle sıkça sorulan sorular tarzında bir listeyle paylaşayım:

Nil Hanım, neden neredeyse hiç ezan sesi duymuyoruz?
Niye Şiiler’in türbelerinde Yahudiler de var?
Iran su fakiri bir ülke peki neden bu kadar yeşil?
Neden sürücülerin çoğu kadın Nil Hanım?
Herkes niye bu kadar  misafirperver?
Herkes niçin bu kadar yardımsever?
Herkesin yüzü niye gülüyor ve neden asık suratlı insan görmedik hiç?
Herkes herkese ne diye selam veriyor?
Her yer nasıl bu kadar temiz?
Restoran sahiplerinin çoğu niye kadın?
Her yerde bu kadar piknik yapılıyor ama niye hiç çöp yok?

Bir sonraki turumuza buyurun birlikte gidelim, hem İran henüz turist adımlarının altında yorulmadan unutulmaz bir yolculuk deneyimi edinin, hem de bu soruların ve daha birçoklarının cevaplarını yerinde alın.

Bendeniz de bu turda profesyonel yerel rehbere, tur lideri ve konuşmacı olarak eşlik edeceğim.

Rezervasyonunuzu yapmadan evvel lütfen haberleşelim. Rezervasyonlarını benimle yapmak isteyen dostlarımıza ayrıca çam sakızı Nilecem armağanı küçük bir de sürprizim var.

Merak ettikleriniz ve sormak istedikleriniz için bana istediğiniz zaman ve saatte ulaşabilirsiniz.

Peşinen söyleyeyim ki İran-Türkiye arasında vize uygulanmıyor.

Beklerim efendim.

PS: Tüm fotoğraflar Yako İgual’a aittir, izinsiz kullanmayınız.
Photography copyright by and courtesy of Yako Igual.

Snippet Ön İzlemesi